
Selamlar beybiler, bi kaç gündür kafam epeyce yanmış durumda çünkü sevgili canım amcam bana haklı olduğu bir konuda kızgın ama size ne boklar yediğimi anlatamam (anlatamadığım için çatlıyorum biraz ama suscam) ayrıca ben bazen gerçekten ele avuca gelmeyen bir deli olabiliyorum ve ben olmak çok zor.
Neyse konumuza gelelim (kendimi anlatamadığım için sikko sikko bilgi şelalesi yapıcam şimdi idare ediverin) reklamların hayatımızda nasıl etkileri olduğu ve tarih içinde insanların beğenilerini, isteklerini şekillendirip kafalarına “olması gereken bu” algısını nasıl da kazıdıklarına dair bir kaç bilgi vereceğim. Sonra da biraz hayatı falan sorgularız çünkü çok sıkılıyorum.
Öncelikle bebek kıyafetleriyle başlayalım 1800lü yıllarda bebeklere genel olarak beyaz giydirilirmiş. Çamaşır suyunda rahatça çitilemek için muhtemelen (bebeklerin ne kadar kakalı olduklarına inanamazsınız) sonra bir bakmışlar ki kız bebekleri olan insanlar ikinci çocukları erkek de olsa bi önceki çocuğun kıyafetini giydirip duruyor, bu işe bir el atalım ve farklı cinsiyette çocukları olan çiftler iki kez kıyafet almak zorunda kalsın diyerek dahiyane bir fikir gelmiş akıllarına.
1918 tarihli Earnshaw’s Infants’ Department dergisi şöyle yazmış bu konuda:
“Erkek çocuklar için pembe, kız çocuklar için mavi tavsiye edilir.”
Çünkü pembe o dönemde daha güçlü ve canlı kabul ediliyordu (askerî kırmızının yumuşatılmış tonu olarak görülüyordu).
Mavi ise nazik ve masum, dolayısıyla kızlara daha uygun bulunuyordu.
Sonra bir şekilde bundan da vazgeçilmiş ve bizim şu an bir kural olarak kabul edip bağrımıza bastığımız kız çocuklar pembe erkek çocuklar mavi saçmalıkları bir tabu ve olması gereken gibi hayatımıza girmiş.
Eveet geldik pırlanta yüzüklerle evlenme teklifi yapma saçmalıklarına
1800’ün sonlarında Güney Afrika’da büyük pırlanta madenleri keşfediliyor ve deli gibi pırlanta çıkarmaya başlıyorlar. Ellerini nereye atsalar pırlanta çıktığı için de fiyatlar gün geçtikçe düşmeye başlıyor. Ve satışları nasıl arttırabiliriz diye devamlı düşünen reklamcılarımız dahiyane bir fikir daha buluyorlar. Reklamlarda ve Hollywood filmlerinde evlilik teklifleri pırlanta yüzüklerle yapılmaya başlanıyor, ve pırlanta yüzük evliliğin sonsuzluk temasıyla birlikte pompalanıyor.
Sonuç:
1939–1979 arasında ABD’de pırlanta satışları 30 kat arttı.
“Evlilik teklifi = tektaş yüzük” algısı yerleşti.
İnsanlar yüzüğü duygusal zorunluluk olarak görmeye başladı.
Ve son olarak da jilet reklamlarının neler yaptığına girip kafanızı biraz daha yakıp genel bir toparlama yapmayı planlıyorum.
Jiletler ilk çıktıkları dönemlerde sadece erkeklerin sakallları için üretilen bir ürün. Ve bizim her şeyi düşünen ve dünyayı şekillendiren reklamcı abilerimizin aklına bir fikir daha geliyor. Pürüzsüz kadın bacağı reklamları.
Gillette, kadınlara yönelik jilet olarak Milady Décolleté’yi 1915’te tanıttı; 1920’lerde kolsuz üstler ve kısa elbiseler modaya girince, reklamverenler kadınları koltuk altı ve bacak tüylerinden kurtulmaya teşvik etti.
Vee cümbür cemaat hep birlikte siki tuttuk arkadaşlar. Şu anda da ne kadar fark ediyorsunuz bilmiyorum ama kılsız erkekler pompalanıyor. Çünkü erkeklerin sadece sakalları için satılan jiletler üreticilere yetmemeye başladı. Daha fazla nasıl satış yapabiliriz düşüncesi bizi her geçen gün şekillendirmeye ve beğenilerimizi isteklerimizi değiştirmeye devam ediyor.
Biz sürü hayvanlarıyız ve yaşadığımız topluma uyum sağlamak için koşullanmış bulunuyoruz. Reklamcılar bu gerçeği fark edeli de epeyce bi zaman oldu evet.
Müstakbel kocamız bize en büyük pırlantayı getirdiği zaman daha çok sevildiğimizi, bacaklarımızda kıllarımız olmadığı zaman daha güzel olduğumuzu, erkek çocuğumuza pembe giydiremeyeceğimizi kafalarımıza işlediler.
Hayatımızın her anında beğenilerimizi ve isteklerimizi şekillendiren kukla iplerimizi tutan büyük eller var evet
30 tane ayakkabısı olup “ayakkabım yok” diye gezinen kadınları, gencecik pırıl pırıl ciltlerine 35 tane farklı nemlendirici sürmesi gerektiğini düşünen kızlarımızı, en iyi arabayı alırsa kendisinin “en güçlü ve başarılı” erkek olduğunu düşünen adamları yaratmış olan sistem bu.
Hiçbir şeyi sorgulamadan hep daha fazlasını isteyen, tükettikçe daha da fazla tüketen ve asla mutlu olamayan insanlara dönüşüyoruz gün geçtikçe.
Kimse mevcut durumundan mutlu ya da huzurlu değil, çünkü “ölmeden önce görülmesi gereken 105 yer” başlığıyla pompalanan yerleri gidip göremeyeceğini, ya da “mutlu ilişkinin sırları” başlığıyla dayatılan hayatlara sahip olamayacağını biliyor herkes.
Havuzlu bahçeli bir evimiz olmazsa mutlu olamayacağımızı düşündüğümüz için, kredi çekip iphone16 alarak mutlu olmaya çalışıyoruz. Kredi taksitlerini öderken mutlu olamadığımızı da anlıyoruz tabi ama neyse
Bir Cevap Yazın